29 Ekim 2019 Salı

Tarhana Çorbası


Ah o nasıl bir koku! Burnumun içinden usul usul geçip ciğerlerime dolmasıyla içimi ısıtıyor, bayram yerine çeviriyor ortalığı. Daha içmeden memleketime götürüyor, görmediğim tanımadığım atalarımla buluşturuyor beni.

Aileden biri gibi tanıdık. Anne gibi, baba gibi. Belki de ondandır kokusunu duyduğum an içime dolan huzur. Güvendiğim bütün dalların yaprakları, içine baharat olmuş toplanmış sanki. Güvenlik alanım, evim, ailem, beni ben yapan, bana ait olan ve ait olduğum her şey nasıl olur da bir çorba ile bu kadar anlamlanabilir?

Sahi ya, anlam kendiliğinden olmuyordu. Her şeyin değeri, ona yüklediğimiz anlam kadardı. Ben öyle sevmiştim ki bu çorbayı, kokusuna ayrı, tadına ayrı hayran kalıp sayısız anlamlar yüklemiştim farkında olmadan. Tevekkeli değil, altından daha değerli benim için. Altını para ile satın alabilirim üstelik. Ama tarhanayı alamam. Para ile satın alamayacak olmak, değerini daha da artırıyordu. Ama sadece para mevzuu değil. Dedim ya, aileden biri gibiydi o. Anne gibi, baba gibi.

Geçen hafta annem arayıp, “kızım sana tarhana yaptım” dediğinde, aklımdan bunlar geçmişti. Altı üstü bir tarhananın benim için bu kadar anlam yüklü olduğunu o gün anladım. Aile gibiydi o. Anne gibi, baba gibi. Ama belki de en çok anne gibiydi. Belki de en çok annemi özlemiştim.

16 Mart 2019 Cumartesi

Can Dostum


3 yıl önceki fotoğrafımız çıktı karşıma dün birdenbire. İçim sızladı önce. Gözümden bir damla da yaş aktı hani yalan değil. Belli ki yine usulca sırnaşmışsın kucağıma ben çalışırken. Kıyamamışım sarıp sarmalamışım ben de seni. Öpe koklaya sevmişim. 

Sonra dedim ki insan ne garip. Her şeye alışıyor. İnsanı en acımasız yapan şey belki de bu. Düşünsene canından bir parça kopuyor. 10 yıl boyunca birlikte yemişiz birlikte içmişiz birlikte uyumuş birlikte kalkmışız. Hatta ben çalışırken bile rahat bırakmamışsın beni. Sahi bu arada çok şanslıydın evden çalışmam konusunda. Her ne kadar ara sıra seyahatlerimden şikâyet etsen de evde olduğum her günün tadını çıkardığının farkındayım, inkâr etme sakın.

Düşünsene Can, o kadar hayatım olmuştun. Nefesim olmuştun. Sonra gittin ansızın. Ama hayat da aktı gitti ve ben buna alıştım. Halbuki ne kadar acımıştı canım ilk başta. Sanmıştım ki bir daha nefes alamayacağım. Alışacağımı biliyordum bir gün. Güçlüydüm sabırlıydım, nelere alışmıştım sonuçta. Ama çok acıyordu içim. Hiç daha önceki acılara benzemiyordu. En korktuğum şey başıma gelmişti. Çok hazırlıksız yakalanmıştım. Küçücük bedenin ellerimden kayıp gitmişti yarım saatin içinde. Gerçi buna nasıl hazırlanılırdı onu da bilmiyorum.

Birileri bütün damarlarımı çekiyordu sanki. Birileri de ciğerimde yanan ateşe sürekli odun atıyordu. Çok yanıyordu içim. Çok. Ah be Can! Onca yıl bana can oldun. Ruhuma şenlik oldun. Sonra birdenbire bıraktın beni canımın yangınıyla.

Herkes tutturdu hemen yeni bir kedi alman lazım yoksa kafayı yersin diye. Dedim herkes delirmiş herhalde. Ya benim canım gitmiş canım, ne kedisi Allah aşkına! Benim Can’ım başka bir kedinin varlığına iki saniye bile tahammül edemez. Kendi acımı dindirmek için yerine başkasını getirip onun ruhunu mu acıtacaktım?

Hiç merak etme Can dostum. Kimseleri getirmedim yerine. Hem kimi getirsem sen olmayacaktın başkası olacaktı. Bense seni özlüyordum. Senin kokunu, nefesini, sıcaklığını, yüzüme anlamlı anlamlı bakıp sürekli bir şeyler anlatma çabanı, peşimden muzur çocuklar gibi koşmalarını. Her şeyini özlüyordum be Can.

Bir şey söyleyeyim mi? Hala özlüyorum. Ama canım yanmıyor artık. Alışmak böyle oluyor herhalde. Hem özlüyorum hem de akıp giden hayatın içinde tutunuyorum bir yerlere sensiz. Umarım senin de keyfin yerindedir. Senin huzur içinde olduğunu düşünmek benim yüreğimi daha rahat ettiriyor. Huzur içinde uyu Can dostum. Kim gelirse gelsin hayatıma, sen hep benim en iyi dostum olarak kalacaksın. Hoşçakal…

8 Mart 2019 Cuma

08.03.2019 Kadınlar Günü


Beni anlamıyorsun diye haykırdı kadın. Kaçıncı kez haykırıyordu bu cümleyi kim bilir. Erkeğin beyni adeta geri çeviriyordu kadının her cümlesini. Aynı cümleleri defalarca kurmuştu halbuki. Bıkmadan, yılmadan, bin bir ümitle kurduğu cümleler yıllar sonra hala anlaşılmayınca, artık kalbini incitmeye başlamıştı kadının. Kalbi kırıldıktan sonra tekrar aynı olabilir miydi peki her şey? Bu kadar kolay mıydı?

Telefonu adamın yüzüne kapattı ve hıçkırarak ağlamaya başladı. Konuşmanın ne anlamı vardı ki, kelimeler gitmesi gereken yere ulaşmadıkça. En iyisi ağlamaktı. Fakat ağladıkça öfkesi daha çok büyüyordu. Öfkesi büyüdükçe yıkıp devirmek istiyordu her şeyi çaresizce.

Evet yine o çaresizlik hissi gelip bıçak gibi saplanmıştı göğsünün ortasına. En kötüsü de buydu zaten. O illet his büyüdükçe, bir kördüğüm yerleşiyordu boğazına. Nefes alamıyordu. Telefonu çalıyordu bir yandan. Açacak hali yoktu. Nasıl olsa kimse anlamıyordu onu. Ne gerek vardı ki telefonu açmaya.

Ardından kapı çalmaya başladı. Açmak istemedi. Ama ısrarla çalmaya devam etti. Sakinleşip yığıldığı yerden ayağa kalkmaya zorladı kendini, kapı zili ardı ardına çalmaya devam ettikçe. Aynaya bakmadan direk kapıya yöneldi. Aynadaki perişan halini görmeye hiç cesareti yoktu. Kapının deliğini gözetlemeden açtı kapıyı.

Bir saat önce yüzüne telefonu kapattığı adam, öylece bekliyordu elinde bir papatya buketiyle. Adamı gördüğünden çok, papatyaları gördüğüne şaşkındı kadın. Defalarca en sevdiği çiçeğin papatya olduğunu söylemesine rağmen, ilk kez görüyordu adamın bir papatyayla geldiğini. Demek ki bazı şeyleri anlayabiliyordu. Belki biraz fazla yavaş anlıyordu. Olsun geldi ya, bu bile yeterdi. 

Çocuk gibi sevinerek adamın boynuna atladı kadın. Sarıldılar birbirlerine. Seni seviyorum ve anlıyorum diye kulağına fısıldadı adam. Karnının açlığıyla acı acı ağlayan bir bebeğin, annesinin memesiyle buluştuğu andaki sakinliği gibi huzur doldu kadının içine. Ve kim bilir kaçıncı kez affetti sevdiği adamı. Çünkü tek ihtiyacı olan şey sevildiğini ve anlaşıldığını hissetmekti. Bu his her şeye değerdi. 


6 Mart 2019 Çarşamba

Yolculuk

Meğer ne kadar önemliymiş insan için "bir şey" olmak. Mevlana "varlık, hiçlikle başlar" diyordu halbuki. Fakat o düşmüş etiket sevdasına. Kendini etiketsiz tanımlayamaz olmuş. Kendi yetmezmiş gibi, başkalarına da o küçük zihninde yarattığı etiketleri yapıştırma ihtiyacı duyar olmuş.

Hayatımda ardı ardına köklü değişimler yaşarken, üzerime yapışmış bütün etiketleri çıkarıp atmış olmam, benden çok çevremdeki insanları rahatsız etti. Israrla üzerime bir etiket yapıştırma çabası.  Yapıştıracak etiket bulamadıklarında ise, dur durak bilmeden gelen sorular. En sık sorulanı ise: Ne yapacaksın?

Ben bütün bağımlılıklarımdan vazgeçmiş, ruhumu özgürleştirme yolunda yürüdüğümü hissediyorken, öyle anlamsız geliyor ki bu soru, sadece "hiç" diye cevap vermek geliyor içimden.

Hani yeni bir bardak aldığında, üzerindeki etiketi çıkarıyorsun ama en son bir yapışkan kalıntısı ne kadar uğraşsan da çıkmıyor. İşte ben de üzerimde hala bir parçası kalmış o etiket kalıntılarını temizlemek istiyorum, hiçliğin derin sularında kilometrelerce yüzerek. Sanki onlar iyice temizlendiğinde, daha temiz sularda özgürce kulaç atabileceğimi hissediyorum.

Uzun bir yolculuğa çıkacağım. Ama bu yolculuk kendi içimde olacak.

Böyle cevap vereceğim bundan sonra soranlara.
Belki bir daha sormazlar böylece.




26 Şubat 2019 Salı

Yaşanmışlık

İnsanın 10 sene önceki hali,  bugünkü hali ile aynı olur mu hiç?

İşte yaşanmışlık sözcüğü can alıcı etkisini burada hissettiriyor. 
En sevdiğim kelime Türkçe'deki. Hiçbir dilde tam karşılığını bulamadım şimdiye kadar. Belki de dilimizin ve dolayısı ile kültürümüzün duygusal yoğunluklu olmasından kaynaklı bilemiyorum. 

Öyle bir kelime ki, telaffuz edildiği anda film şeridi gibi gözünün önüne seriyor insanın o zamana kadar yaşadığı hayatı bir anlığına. Kelime değil, yüzlerce anının bir sözcükte toplanmış hali adeta. 

Geçtiğimiz yaz eşimle gittiğimiz sahil köşelerinden birinde üniversiteden beri çift olan karı koca arkadaşlarımla denk geldik. Hatta keyifli bir gün geçirdik hep birlikte. Bir ara eşim, erkek olan arkadaşla muhabbete dalmıştı denizin içinde, biz hanımlar biraz açılırken. Sonra akşam günün kritiğini yaparken eşim dedi ki bana, seni çekiştirdik siz denizde açıldığınızda. Sen üniversitedeyken çok konuşuyormuşsun, arkadaşın şikayet etti seni bana dedi. Sonra da durdu baktı, seni çok konuşan biri olarak hayal bile edemiyorum dedi. Güldük tabi bunun üzerine. 

Güldük geçtik ama ben oturdum düşündüm. Onca yıl geçmişti aradan. Birden birkaç kare belirdi gözümde o yıllara dair. Hakikatten epey bir konuşuyordum. Fıkır fıkırdım. Yerimde duramıyordum. Sonra ne oldu da sustum acaba? Sadece sustum mu yoksa başka şeyler de var mıydı değişen?

Neredeyse 20 yıllık bir zaman diliminde, yaşanan tek bir şey değildi değişimin sebebi elbet. Hastalıklar, kayıplar, aşklar, kavgalar, hayal kırıklıkları, inişler çıkışlar, düşüp kalkıp yeniden düşüp yeniden kalkıp yeniden hayata tutunuşlar...

Ne kadar çok şey vardı yaşanan ve her yaşayışta insanın ruhunda ince bir iz bırakan. Hiç, bir daha aynı olur muydu insan? 

Kim bilir kaç kere susmak zorunda kaldıktan sonra, daha kabuğuma çekilmiş, daha az çıkarır olmuştum sesimi. Hayata karşı bir tepki miydi bu? Kendimi koruma yöntemi miydi? Yoksa bazen bazı şeyleri konuşmaya bile gerek olmadığını öğrenmiş olmanın tecrübesi miydi?  

Belki de başka bir sürü sebeple birlikte hepsi idi cevap. Hepsinin toplamına da "yaşanmışlık" deniyordu. 


21 Şubat 2019 Perşembe

Yeni Bir Sayfa

Madem ki ışık hızıyla değişiyordu her şey, yeni bir sayfa açma zamanı gelmişti artık. Akmayan, yürümeyen, yerinde sayan eskilerin yerine yenilerini koyma vakti...

Yazmadığım yılların acısını çıkarır mıyım bilmiyorum, ama yazacaksan da yeni bir sayfaya yazmalısın dedi iç sesim.

Aslında o kadar çok konuşuyor ki iç sesim, her konuştuğunu yazsam sayfalar alır. Ama sadece konuşması yeterli değil, derinlerde bir yerlerde hissetmem de lazım. 

Evet derinlerde yaşıyorum hislerimi, kendimle ilgili öğrendiğim ve yüzleştiğim şeylerden biri de bu. Her ne kadar düşüncelerim daha yüzeysel olsa da, duygularım, gözlemlerim hep derinlerde. O yüzden yetişemiyorum yazmaya, çünkü o kadar çok inişli çıkışlı duyguların yaşandığı bir hale geldi ki benim için son yıllar, tam bir duyguyu sindirip onunla ilgili düşünceyi yüzeye çıkarıp yazacak enerjiyi bulduğumda, farklı bir duygu sarmalının içine çekildiğim farklı bir olay geldi peşine. 

Peki neden iki ayrı dünya?
Kabullenmesi zor olsa da 40 yaşıma giderek yaklaştığım bu günlerde, her gün yeni bir farkındalıkla tanışıyorum. Bunların en önemlisi ise, gerek geriye dönüp baktığımda, gerekse bugüne baktığımda hayatın beni hep iki apayrı dünya arasında tercih yapmaya zorluyor oluşu. Benim ise tercih yapmayıp ikisinin de ortasında farklı bir dünya kurma savaşı veriyor oluşum. 

Ya çok kalabalık ya çok yalnızlık. Ya iş ya aşk. Ya iş ya aile. Ya aşk ya aile. Ya sevdiğim topraklar ya sevmediğim yabancı memleketler. Hep iki apayrı uç arasındayım. 

Belki bu ikiliklerin bazılarında tercih yapıp bazılarında gerçekten savaş vermem gerekiyor. İşte bu düşüncelerle çok meşgul zihnim ve ruhum. Bu yüzden iki ayrı dünya. Çünkü bütün gel-gitlerimin, soru işaretlerimin, derinlerde yaşadığım ruhsal mücadelenin ucu buraya çıkıyor. 

En büyük mücadelem, iki dünya arasında yepyeni ve farklı yeni bir dünya yaratmak...






Tarhana Çorbası

Ah o nasıl bir koku! Burnumun içinden usul usul geçip ciğerlerime dolmasıyla içimi ısıtıyor, bayram yerine çeviriyor ortalığı. Daha içmed...