16 Mart 2019 Cumartesi

Can Dostum


3 yıl önceki fotoğrafımız çıktı karşıma dün birdenbire. İçim sızladı önce. Gözümden bir damla da yaş aktı hani yalan değil. Belli ki yine usulca sırnaşmışsın kucağıma ben çalışırken. Kıyamamışım sarıp sarmalamışım ben de seni. Öpe koklaya sevmişim. 

Sonra dedim ki insan ne garip. Her şeye alışıyor. İnsanı en acımasız yapan şey belki de bu. Düşünsene canından bir parça kopuyor. 10 yıl boyunca birlikte yemişiz birlikte içmişiz birlikte uyumuş birlikte kalkmışız. Hatta ben çalışırken bile rahat bırakmamışsın beni. Sahi bu arada çok şanslıydın evden çalışmam konusunda. Her ne kadar ara sıra seyahatlerimden şikâyet etsen de evde olduğum her günün tadını çıkardığının farkındayım, inkâr etme sakın.

Düşünsene Can, o kadar hayatım olmuştun. Nefesim olmuştun. Sonra gittin ansızın. Ama hayat da aktı gitti ve ben buna alıştım. Halbuki ne kadar acımıştı canım ilk başta. Sanmıştım ki bir daha nefes alamayacağım. Alışacağımı biliyordum bir gün. Güçlüydüm sabırlıydım, nelere alışmıştım sonuçta. Ama çok acıyordu içim. Hiç daha önceki acılara benzemiyordu. En korktuğum şey başıma gelmişti. Çok hazırlıksız yakalanmıştım. Küçücük bedenin ellerimden kayıp gitmişti yarım saatin içinde. Gerçi buna nasıl hazırlanılırdı onu da bilmiyorum.

Birileri bütün damarlarımı çekiyordu sanki. Birileri de ciğerimde yanan ateşe sürekli odun atıyordu. Çok yanıyordu içim. Çok. Ah be Can! Onca yıl bana can oldun. Ruhuma şenlik oldun. Sonra birdenbire bıraktın beni canımın yangınıyla.

Herkes tutturdu hemen yeni bir kedi alman lazım yoksa kafayı yersin diye. Dedim herkes delirmiş herhalde. Ya benim canım gitmiş canım, ne kedisi Allah aşkına! Benim Can’ım başka bir kedinin varlığına iki saniye bile tahammül edemez. Kendi acımı dindirmek için yerine başkasını getirip onun ruhunu mu acıtacaktım?

Hiç merak etme Can dostum. Kimseleri getirmedim yerine. Hem kimi getirsem sen olmayacaktın başkası olacaktı. Bense seni özlüyordum. Senin kokunu, nefesini, sıcaklığını, yüzüme anlamlı anlamlı bakıp sürekli bir şeyler anlatma çabanı, peşimden muzur çocuklar gibi koşmalarını. Her şeyini özlüyordum be Can.

Bir şey söyleyeyim mi? Hala özlüyorum. Ama canım yanmıyor artık. Alışmak böyle oluyor herhalde. Hem özlüyorum hem de akıp giden hayatın içinde tutunuyorum bir yerlere sensiz. Umarım senin de keyfin yerindedir. Senin huzur içinde olduğunu düşünmek benim yüreğimi daha rahat ettiriyor. Huzur içinde uyu Can dostum. Kim gelirse gelsin hayatıma, sen hep benim en iyi dostum olarak kalacaksın. Hoşçakal…

8 Mart 2019 Cuma

08.03.2019 Kadınlar Günü


Beni anlamıyorsun diye haykırdı kadın. Kaçıncı kez haykırıyordu bu cümleyi kim bilir. Erkeğin beyni adeta geri çeviriyordu kadının her cümlesini. Aynı cümleleri defalarca kurmuştu halbuki. Bıkmadan, yılmadan, bin bir ümitle kurduğu cümleler yıllar sonra hala anlaşılmayınca, artık kalbini incitmeye başlamıştı kadının. Kalbi kırıldıktan sonra tekrar aynı olabilir miydi peki her şey? Bu kadar kolay mıydı?

Telefonu adamın yüzüne kapattı ve hıçkırarak ağlamaya başladı. Konuşmanın ne anlamı vardı ki, kelimeler gitmesi gereken yere ulaşmadıkça. En iyisi ağlamaktı. Fakat ağladıkça öfkesi daha çok büyüyordu. Öfkesi büyüdükçe yıkıp devirmek istiyordu her şeyi çaresizce.

Evet yine o çaresizlik hissi gelip bıçak gibi saplanmıştı göğsünün ortasına. En kötüsü de buydu zaten. O illet his büyüdükçe, bir kördüğüm yerleşiyordu boğazına. Nefes alamıyordu. Telefonu çalıyordu bir yandan. Açacak hali yoktu. Nasıl olsa kimse anlamıyordu onu. Ne gerek vardı ki telefonu açmaya.

Ardından kapı çalmaya başladı. Açmak istemedi. Ama ısrarla çalmaya devam etti. Sakinleşip yığıldığı yerden ayağa kalkmaya zorladı kendini, kapı zili ardı ardına çalmaya devam ettikçe. Aynaya bakmadan direk kapıya yöneldi. Aynadaki perişan halini görmeye hiç cesareti yoktu. Kapının deliğini gözetlemeden açtı kapıyı.

Bir saat önce yüzüne telefonu kapattığı adam, öylece bekliyordu elinde bir papatya buketiyle. Adamı gördüğünden çok, papatyaları gördüğüne şaşkındı kadın. Defalarca en sevdiği çiçeğin papatya olduğunu söylemesine rağmen, ilk kez görüyordu adamın bir papatyayla geldiğini. Demek ki bazı şeyleri anlayabiliyordu. Belki biraz fazla yavaş anlıyordu. Olsun geldi ya, bu bile yeterdi. 

Çocuk gibi sevinerek adamın boynuna atladı kadın. Sarıldılar birbirlerine. Seni seviyorum ve anlıyorum diye kulağına fısıldadı adam. Karnının açlığıyla acı acı ağlayan bir bebeğin, annesinin memesiyle buluştuğu andaki sakinliği gibi huzur doldu kadının içine. Ve kim bilir kaçıncı kez affetti sevdiği adamı. Çünkü tek ihtiyacı olan şey sevildiğini ve anlaşıldığını hissetmekti. Bu his her şeye değerdi. 


6 Mart 2019 Çarşamba

Yolculuk

Meğer ne kadar önemliymiş insan için "bir şey" olmak. Mevlana "varlık, hiçlikle başlar" diyordu halbuki. Fakat o düşmüş etiket sevdasına. Kendini etiketsiz tanımlayamaz olmuş. Kendi yetmezmiş gibi, başkalarına da o küçük zihninde yarattığı etiketleri yapıştırma ihtiyacı duyar olmuş.

Hayatımda ardı ardına köklü değişimler yaşarken, üzerime yapışmış bütün etiketleri çıkarıp atmış olmam, benden çok çevremdeki insanları rahatsız etti. Israrla üzerime bir etiket yapıştırma çabası.  Yapıştıracak etiket bulamadıklarında ise, dur durak bilmeden gelen sorular. En sık sorulanı ise: Ne yapacaksın?

Ben bütün bağımlılıklarımdan vazgeçmiş, ruhumu özgürleştirme yolunda yürüdüğümü hissediyorken, öyle anlamsız geliyor ki bu soru, sadece "hiç" diye cevap vermek geliyor içimden.

Hani yeni bir bardak aldığında, üzerindeki etiketi çıkarıyorsun ama en son bir yapışkan kalıntısı ne kadar uğraşsan da çıkmıyor. İşte ben de üzerimde hala bir parçası kalmış o etiket kalıntılarını temizlemek istiyorum, hiçliğin derin sularında kilometrelerce yüzerek. Sanki onlar iyice temizlendiğinde, daha temiz sularda özgürce kulaç atabileceğimi hissediyorum.

Uzun bir yolculuğa çıkacağım. Ama bu yolculuk kendi içimde olacak.

Böyle cevap vereceğim bundan sonra soranlara.
Belki bir daha sormazlar böylece.




Tarhana Çorbası

Ah o nasıl bir koku! Burnumun içinden usul usul geçip ciğerlerime dolmasıyla içimi ısıtıyor, bayram yerine çeviriyor ortalığı. Daha içmed...